16 Ekim 2009 Cuma

AÇILIMLAR SAÇMALIĞI

Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler
Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Kürt Açılımı, Demokratik Açılım derken; bir de Ermeni Açılımı çıktı karşımıza. Yoksa bunların hepsi bir paket de, gündeme taksit taksit mi taşıyorlar…?
Orasını bilemem. Ama bir şeylerin tezgahlandığı ortada. Planlamanın da yurtdışında yapıldığına inanıyorum.
Obama Ankara’ya geldi ve Amerika’da her yıl Nisan ayındaki gerginliği gerekçe göstererek, üstü örtülü bir vaziyette ifadelerle, komşularla olan sorunların bir an evvel çözüme kavuşturulması vs gibi laflarla söyleyeceğini söyledi ve gitti.
Bizdeki bir kısım şaşkınlar da arkasından methiyeler döktürdü. Yalakalıkta sınır tanımaz ifadeleri gazetelerin baş sayfalarına ve hemen her akşam televizyon ekranlarına taşıyıverdiler…

***
ERMENİSTAN AÇILIMI
Ermenistan ile Protokol imzalandı.
Yakında, sınırın karayolu çıkışı olan Alican Kapısı ile Demiryolu çıkışı Akyaka Kapısı açılır.
Protokolle daha nasıl tavizler verildi henüz bilemiyoruz. Zaman ilerledikçe gelişmeleri birlikte göreceğiz.
Uluslararası ilişkilerde Karşılıklılık(Mütekabiliyet) esastır. Protokolün imzalanmasıyla verilen tavizlerin ileride başımıza iş açacağından endişe duyuluyor.
Adamların neleri talep edeceğini kestirmek pek zor değil. Çünkü, Doğu Anadolu Bölgemizin büyük kısmını kendi toprakları olarak görüyorlar. Buraları bir an evvel ele geçirmek arzusunda olduklarını her fırsatta dillendiriyorlar. Anayasalarında bile bu konuda maddeler var. Cumhurbaşkanlığı armalarının tam orta yerinde Ağrı Dağı’nın figürü bulunuyor.
Bu durumda; Ermenilerle olan ilişkilerde dikkatli, uyanık ve akıllı olmak zorundayız.
Ermenistan dediğinizin eti ne, budu ne ki böylesine tavizkar davranıyorsunuz? Alt tarafı 2.5 milyon nüfusa sahip, henüz tam anlamıyla devlet olma başarısını bile gösterememişler…
Sağa sola saldıran, Azerbaycanlı kardeşlerimizin toprağını işgal eden, düne kadar Türk Diplomatları acımasızca katleden, her bulduğu fırsatta, Irak’ın kuzeyinde yuvalandırılıp, barındırılması sağlanan bölücü terör örgütüne bile destek vermeyi maharet sayan bir güruh…
Efendiler!
Aklınızı başınıza alın! Tarih önündeki sorumluluğunuz büyük…!
Amerika istiyor diye; onu ver bunu yapmakla olmaz bu işler…
Komşularımızla elbette iyi ilişkiler içinde olunmalı. Ama bunun yolu/yöntemi var. Cumhuriyetin kuruluşundan buyana uygulanmakta olan bir Onurlu Dış Siyasetimiz, hükümetin elinin tersiyle bir kenara itilip, ‘Ver Kurtul’ zihniyetiyle hareket etmenin mantığını anlamak mümkün değildir.
Nerede Kırmızı Çizgilerimiz, Olmazsa Olmazlarımız?
Bir yanda Azeri kardeşlerimizin içleri eziliyor, canları yanıyor, Karabağ Ermeni işgalinde ve sorun olduğu gibi duruyor; siz de bu adamlarla el sıkışıyor, protokoller imzalıyorsunuz.
Bunu Amerika istedi ve AB de sık sık gündeme getiriyor diye mi yapıyorsunuz?
Yoksa bir ihanetle mi karşı karşıyayız?
Ermenistan’da da protokole karşı olan ve bu tarz sıcak ilişkiler kurulmasına karşı olan bir kısım insanlar var. Tepkilerini de oldukça sert bir şekilde gösteriyorlar.
Gelişmeler üzerine Cumhurbaşkanı Sarkisyan, ülkesindeki tansiyonu düşürmek amacıyla yaptığı zehir-zemberek bir açıklamada; protokolün imzalanmış olmasının özellikle, ‘Türkler tarafından, Ermeni vatandaşların geçmişte katledilmiş olması gerçeğini değiştirmeyeceğini… Ermenilerin, söz konusu olayı unutulmasının mümkün olmadığını…’ altını çizerek ve defalarca belirtti.
Açıklamanın ardından kısa bir süre sonra da; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün resmi davetlisi olarak, Bursa’ya Türkiye-Ermenistan milli maçını izlemeye geldi. Her iki cumhurbaşkanı sarmaş-dolaş maç seyrettiler, yemek yediler, sohbet ettiler vs…
Abdullah Gül, Ermenistanlı konuğunu ağırlamaktan mutluydu. En azından ekranlardan öyle görünüyordu. Çünkü, kendisi de, Erivan’a maç izlemeye gitmiş, aynı ilgiyle karşılanmış ve ağırlanmıştı.

***
ABDULLAH GÜL’ÜN AÇIKLAMASI
Bu noktada biraz durup, Abdullah Gül’ün, bundan 16 yıl kadar önce ve Refah Partisi’nin bir milletvekili olarak, Meclis kürsüsünden, Demirel Hükümeti’ni muhatap alarak yaptığı konuşmayı, bir kez daha burada aktarmayı gerekli görüyorum. Bu konuşma metni, bugünlerde bir kısım gazetelerin köşe yazarları tarafından sıkça yazıldı. Ayrıca internet ortamında da oldukça yoğun bir şekilde dolaşmakta…
Bakın, Abdullah Gül 1993 yılında neler söylüyor:
Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir… Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı ve yüzünüzün de ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye’ye gelmiştir.
Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, -Bunun müsebbibi Türkiye’dir- diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, -Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu’nun, Asya’nın haritaları nihai şeklini almamıştır- diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!...

Böyle konuşmuş olan Abdullah Gül ile bugün görüldüğü gibi davranan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün aynı şahıslar olduğuna inanmanın ne kadar mümkün olabileceğini siz değerli dostların takdirine bırakmak istiyorum…

***
Özellikle son gelişmeler baş döndürücü nitelikte seyrediyor.
Dün ‘Ak’ dediklerine, bugün rahatlıkla ‘Kara’ diyebiliyorlar.
Protokolün imzalanmış olmasının Türkiye Cumhuriyeti’ne bir yarar sağlamayacağı açıktır. Ancak, bu, Ermenistan için, ölüm döşeğindeki hastaya, onu iyileştirip, ayağa kaldırabilecek mucizevi ilacı vermek demektir.
Adamları Batı’ya açıyor ve entegre ediyorsunuz. Azeri kardeşlerimize yaptıklarına karşılık, onları adeta ödüllendiriyorsunuz.
Sözü uzatmanın ve sağa sola çekiştirmenin anlamı yok. Yapılanların tamamının tek bir anlamı var. O da; Türkiye’yi yönetenlerin, Amerika tarafından oluşturulmaya çalışılan yeni Ortadoğu haritasının şekillenmesine yardımcı olduğudur.
Belki de bir bedel ödenmektedir.
Kim bilir…?
CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet Neferi

14 Ekim 2009 Çarşamba

MUSTAFA KEMAL’İN
ÖNDERLİĞİNDE ULUSAL MÜCADELE
DÖNEMİNDE ÇIKARTILAN GAZETELER

İLK GAZETE
İRADE-İ MİLLİYE
14 EYLÜL 1919 / SİVAS

Mustafa Kemal’in, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla fiilen başladığı kabul edilen Ulusal Mücadele’de öncelikli hedeflerden birisi, mücadeleyi vatan sathına yayıp, Türk Ulusu’nun, Vatan Bütünlüğü esasına dayalı tek bir güç olarak birleştirilmesiydi.
Bütün çabalar bunun üzerine yürütülmekteydi.
Sırasıyla gerçekleştirilen Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarının Türk Ulusu’na, geciktirilmeksizin duyurulması da büyük önem arz etmekteydi.
O dönemde Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde yayın yapan gazeteler olmasına karşın; ‘Mütareke Basını’ olarak adlandırılan bir kısım işbirlikçi gazetelerin emperyalizmin emriyle ve güdümünde yayın yapıyor olmaları ve Ulusal Mücadele’ye yakın olan İstanbul’daki gazetelerin de; işgal güçlerinin baskısı altında bulunması ve yayınlarının sürekli olarak sansür edilmesi neticesinde, Devrimci Önder Mustafa Kemal, Ulusal Mücadele’nin her aşamasının, dolaysıyla da bütün gerçeklerinin ve Devrimci Çözümlerin Türk Ulusu’na ulaştırılması için ulusal hareketin kendi gazetesini çıkarmasını zorunlu görmekteydi.
Konu, her ne kadar Sivas Kongresi öncesinde görüşülmüş olmakla beraber; Kongre’nin yoğun çalışma ortamı buna izin vermemişti.
Nihayet, Sivas Kongresi sona ermiş ve Kongre Mustafa Kemal’in başkanlığında Heyet-i Temsiliye’yi seçmişti. Bundan böyle Heyet-i Temsiliye, Meclis açılıncaya kadar Türkiye’yi temsil edecekti.
Mustafa Kemal, öncelikle Türk Ulusu’nu bilgilendirebilmek ve sonra da içeride ve dışarıda yeterli kamuoyu oluşturabilmek amacıyla; kongrede alınan kararların ve yapılan işlemlerin, öncelikle duyurulması gerektiğine olan inancı gereği bir an evvel Ulusal Hareket’in yayın organı olacak gazetenin çıkarmasını istiyordu.
Derhal girişimde bulunarak, Kongre üyesi ve Sivas’ın emektar öğretmenlerinden Rasim Bey’e, ‘Bir Gazete çıkarmak amacındayım. Sorumluluğu üzerine alabilecek ve güvenilir birine ihtiyaç var…’ diye düşüncesini açıklar. Rasim Bey de; bunun üzerine gerekli araştırmayı yapar ve öğrencilerinden güvendiği biri olan Selahattin Bey’i bulur.
Adı, Mustafa Kemal tarafından İRADE-İ MİLLİYE konulan Gazete, Selahattin Bey’in sorumluluğunda ve 14 Eylül 1919 tarihinde ilk baskısını çıkararak yayın hayatına başlar.
İlk manşet yazısı da yine Mustafa Kemal tarafından bizzat kaleme alınır. Ayrıca, Mustafa Kemal’in Kongre’yi açış konuşması da; Gazete’nin ilk sayfasından Türk Ulusu’na duyurulur.
Ondan sonraki sayılardaki bir çok yazı da; yine Mustafa Kemal’in kaleminden çıkmıştır. Bununla birlikte yazıların tamamı O’nun denetiminde yayına verilir.
İRADE-İ MİLLİYE, yayınını sürdürdüğü müddetçe Ulusal Mücadele ile iç içe olmuş ve bu ulvi mücadelenin gerçeklerinin Türk Ulusu’na ulaşmasında oldukça önemli bir görevi yerine getirmiştir.
Hepimizin bildiği gibi; Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal ve diğer üyeler, Ankara’ya ulaşmak amacıyla, 18 Aralık 1919 tarihinde Sivas’tan ayrılır.
Mustafa Kemal, İRADE-İ MİLLİYE’nin Ankara’ya taşınmasını arzu etmiş olmasına karşın; Sivaslılar’ın ısrarlı talepleri karşısında gazetenin Sivas’ta kalmasını kabul eder.
İRADE-İ MİLLİYE Gazetesi, Mustafa Kemal’in Sivas’tan ayrılmasından sonra yayınını sürdürmeye çalışmış ama pek başarılı olamamıştır. Bir müddet sonra da kapanmıştır.

***

İKİNCİ GAZETE
HAKİMİYET-İ MİLLİYE
10 OCAK 1920 / ANKARA
Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye üyeleriyle birlikte, 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya gelmiştir. Öncelikle Keçiören semtindeki Ziraat Mektebi’ne yerleşilmiş ve karargah burada oluşturulmuştur.
Yapılacak ilk işin yeni bir gazete çıkarmak olduğu fikri Mustafa Kemal’in kafasında her daim şimşek gibi çakmaktadır.
Çıkarılacak gazete, tıpkı İRADE-İ MİLLİYE’nin olduğu gibi; Ulusal Mücadele’nin hizmetinde ve O’nun yayın organı olmak durumundadır.
Gazete’nin adı üzerinde bir iki kısa tartışmada bulunulur. Sonra da, Sivas’taki İRADE-İ MİLLİYE Gazetesi’nin adı bu kez Ankara’da HAKİMİYET-İ MİLLİYE olarak verilir. Bu adı da Mustafa Kemal koymuştur.
Gazete’nin adının konmuş olmasına karşın; ne baskının yapılabileceği bir matbaaları, ne de kağıtları vardı. Sonunda, Ankara Valiliği ile kurulan temas neticesinde, Valiliğin matbaası kullanılır ve kağıt ihtiyacı da Valilik’ten, ödünç olarak karşılanır. Bunun için gerekli izin de Valilik’ten alınır.
Böylelikle; HAKİMİYET-İ MİLLİYE Gazetesi, Recep Zühtü Bey’in imtiyaz sahipliğinde ve ilk sayısını 10 Ocak 1920 tarihinde çıkartarak yayın hayatına başlar.
Mustafa Kemal, yakın arkadaşlarından Hakkı Behiç Bey’in de Gazete’de görev almasını ister.
Gazete’nin ilk sayısında, ‘Hakimiyet-i Milliye’ başlıklı ve bütün ilk sayfayı dolduran başyazı Mustafa Kemal tarafından Hakkı Behiç Bey’e not ettirilmiştir. Bu yazıda; ‘HAKİMİYET-İ MİLLİYE Gazetesi’nin izleyeceği yol ve Ulusal Mücadele’nin amaçları…’ anlatılmaktaydı.
Başyazıda özetle;
Bugünden itibaren yayımlanan ve sütunlarında bütün Anadolu ile onu alakadar eden muhitlerin ahval ve hadiselerini ihtiva edecek olan gazetemize bu ismi tesadüfi olarak vermedik.
Gazetemizin ismi aynı zamanda takip edeceği mücadele yolunun da nevidir.
Şu halde diyebiliriz ki, Hakimiyet-i Milliye’nin mesleği, milletin hakimiyetini müdafaa olacaktır.
’ denilmektedir.
Gazetenin ilk sayısının yaklaşık olarak 1500 kadar basıldığı sanılmaktadır.
Dağıtım da; öncelikle ordu birliklerine, İl ve İlçelerdeki Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri’ne, Valilikler’e, Dış Temsilciliklere ve bunların dışında da gerekli görülen diğer yerlere yapılmaktaydı.
HAKİMİYET-İ MİLLİYE’nin başyazıları, genellikle imzasızdı. Bunların Mustafa Kemal’in kaleminden çıktığı biliniyordu. Gazetenin tavrı açıktı ve Kuvay-ı Milliye yanlısı olduğunu ve Ulusal Mücadeleyi desteklediğini ortaya koymuştu.
Önceleri haftada iki sayı çıkabilen HAKİMİYET-İ MİLLİYE, daha sonra ve 18 Temmuz 1920 – 6 Eylül 1920 döneminde haftada üç sayı çıkarmaya başladı. 30 Ekim 1920 tarihinden itibaren tekrar haftada iki sayı olarak çıktı.
Mustafa Kemal’in düşüncesi ise; her gün yayın yapabilmekti. Yani HAKİMİYET-İ MİLLİYE günlük çıkmalıydı. Hatta bir defasında, Ankara istasyonunda konakladığı binada, Hüseyin Ragıp Bey’i karşısına oturtup, ‘HAKİMİYET-İ MİLLİYE’yi her gün çıkaracağız. Bununla da sen meşgul olacaksın. Her gün de Başmakale yazacaksın…’ diye söylediği bilinir…
Bunun üzerine, HAKİMİYET-İ MİLLİYE Gazetesi, kendi matbaasını kurmasının hemen ardından ve 6 Şubat 1921 tarihinden itibaren günlük çıkarak yayın hayatını sürdürmeye başladı.
Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca yayınına ara vermeyen HAKİMİYET’İ MİLLİYE Gazetesi, Cumhuriyet’in ilanı ve Türk Devrimleri’nin Türk Ulusu’na yayılması konularında, basına düşen görevi, o dönemin sancak gemisi edasıyla başarıyla yerine getirmiştir.
Büyük Zafer’in kıvancını Türk Ulusu’yla paylaşan HAKİMİYET’İ MİLLİYE, yayınını Ankara’da ve aynı isimle 1934 yılına kadar sürdürdü.
Gazete’nin adı, 1934 yılında ve 4797. sayıdan sonra, Gazi Mustafa Kemal’in bilgisi dahilinde, ULUS Gazetesi olarak değiştirildi.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yayın anlayışıyla 14 Eylül 1919 tarihinde Sivas’ta çıkartılan İRADE-İ MİLLİYE Gazetesi, 10 OCAK 1920’de Ankara’da HAKİMİYET-İ MİLLİYE ve 1934 yılında da ULUS Gazetesi olmuş ve Gazi Paşa’nın aramızdan ayrılışına kadar da ULUS Gazetesi adıyla yayın hayatına devam etmiştir.
CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet Neferi

13 Ekim 2009 Salı

CUMHURİYET’İN BAŞKENTİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara şehridir
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Sivas Kongresi’nin ardından, Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal ve beraberindekiler, 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya geldiler.
Neden Ankara?
Mustafa Kemal’in;
Asıl tehlike, batıda, arkasında emperyalist güçler bulunan Yunan Ordusu'dur. Bu bakımdan uygulanacak yol ve yöntem şudur ki; genel durumu yönetip, yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiği kadar yakın yerde bulunmalıdırlar. Yeter ki, bu yakınlık genel durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın!
Ankara bu şartları kendisinde toplayan bir noktada bulunmaktadır. O halde; cephelere ve İstanbul'a demiryolu ile bağlı olan ve genel durumu yönetme bakımından Sivas'tan hiç bir farkı olmayan Ankara'ya gelinecektir
’ şeklindeki sözleri bu soruyu büyük bir isabetle cevaplıyor.
O dönemde Ankara’nın hali içler acısı denebilecek durumdaydı. Kale’nin etrafına serpilmiş gibi duran yıkık-dökük evlerin oluşturduğu ve otuz bin kadar nüfusun yaşadığı, toz-toprak içinde bir Anadolu kasabası...
Modern şehir görünümünden uzak, halkın sosyal yaşamı yok denecek kadar az, ama buna karşın tekke ve dergahların çoğunlukta olduğu bir yerleşim birimi…

***
Ulu Önder, Ankara’yı rastgele seçmemiştir.
Ulusal Mücadele’nin örgütlenmesine başlanmış ve Amasya Tamimi’nden sonra Erzurum ve Sivas Kongreleri tamamlanmış, alınan kararlar da Türk Ulusu’na duyurulmuştu.
Mustafa Kemal, Ulusal Mücadele’yi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı Ankara’dan yürütmeyi kafasına koymuş ve gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti’nin de Ankara olacağını kararlaştırılmıştı.
Ankara’da Karargah olarak Ziraat Mektebi seçilmiş ve çalışmalar bütün yoğunluğuyla sürdürülmekteydi.
O yıllar her türlü imkansızlığın olduğu ve halkın hemen tamamının, çeşitli nedenlerle padişaha kayıtsız-şartsız bağlı bulunduğu göz önüne alındığında; işlerin pek de kolay olduğu söylenemez.
Mustafa Kemal, bir yandan düşüncelerini hayata geçirmeye çalışırken; bir yandan da halkın Ulusal Mücadele’ye katkısını sağlamaya çalışmıştır. Her konuda yapılan muhalefet ve ileri sürülen hilafet yanlısı düşünceler, mevcutlara ilaveten çok daha zor şartları da ortaya koymuştur.
Nutuk’ta da açıklandığı üzere; Başkent konusunda İstanbul üzerinde ısrarla duranlar olmasına karşın; Mustafa Kemal bunlara fazla itibar etmemiş ve dönemin Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ve ön dört arkadaşının imzalarıyla 9 Ekim 1923 tarihinde Meclis’e verilen bir kanun tasarısının görüşülmesi neticesinde, 13 Ekim 1923 tarihinde Ankara Başkent olarak kabul edilmiştir.

***
Bu yıl, başkent oluşunun 86. yılı kutlanacak olan Ankara, Atatürk Türkiyesi’ne yakışan bir başkent görüntüsü maalesef vermemektedir. Geçmişteki yazılarımda da bahsettiğim gibi; Başkent’in bir çok sorunu vardır. Su, temizlik, şehirleşme, park, ulaşım vb ilk akla gelenlerdir.
Cumhuriyet’in önemli kazanımları olarak bilinen bir çok kurum ve kuruluşun özelleştirme adı altında emperyalist sermayeye peşkeş çekilmesi sonucunda; merkez teşkilatlarının İstanbul’a taşınması, Ankara’ya indirilen başka bir darbedir. Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması bile halen gündemde tutulmaktadır.
Şehir’de Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK adına ne varsa ortadan kaldırmak için sanki özel bir gayret sarf edilmektedir. Atatürk Bulvarı’nı paramparça eden Kuğulu Kavşakları buna örnek olarak gösterilebilir.
Cumhuriyet’in Başkenti’ne yaraşır görüntülere özen gösterileceği yerde; her boş bulunan alana görkemli bir cami kondurulması da işin cabası. Bunun son örneği de; Çankaya’da Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün arkasından Yıldız mahallesine dönülen köşeye yeni yapılan camidir…
Bir Müslüman için kainatın her köşesinin ibadethane olduğu gerçeği unutulmamalıdır…

***
Atatürk İlke ve Devrimleri ile Laik Cumhuriyet’in Temel Değerleri ve bugüne değin elde edilmiş olan Kazanımları’na sahip çıkmak asli görevimizdir.
Hiç şüphe yok ki; Ankara’da bunlardan birisidir.
Her kim ne yaparsa yapsın, nerede ne söylenirse söylensin Cumhuriyet’in Başkenti, ilelebet Türkiye Cumhuriyeti’ne Başkent olmaya devam edecektir.
CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet Neferi

30 Eylül 2009 Çarşamba

AMERİKA, AMERİKA
AH AMERİKA!

Rastlantı mıdır bilinmez ama, son 50-60 yıldır iktidara gelen siyasilerin çoğunluğunun Amerika ile ilişkileri pek iyiydi. Hükümet olabilen bir kısım siyasi partilerin Amerika’dan icazet almadan işin başına gelemediği bilinen bir gerçektir.
Siyasi partilerin bir kısmının Amerika tarafından kurdurulduğu bile söylendi. Halen de; Türk Ulusu’nun büyük çoğunluğunda bu inanç hakimdir.
Kimin kiminle dost olacağı, ilişki kuracağı beni fazla ilgilendirmiyor. Ancak, Bu şahıslar, siyasi kimliğe bürünüp de Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimine getirilmeye çalışılınca durum biraz değişiyor.
O zaman olay hepimizi ilgilendirir bir boyut kazanıyor.
Çünkü, iktidar sahiplerinin, Türk Ulusu üzerinde, dışarıdaki bir kısım emperyalist güçlerin dayatmasıyla oynamaya çalıştıkları oyun can yaktıkça; toplumdan da feryatların yükselmesi doğal oluyor elbette…

***
Ne varsa bu Amerika’da?
Oraya eli, ayağı değenin huyu-suyu birden değişiyor.
Özellikle bir kısım siyasilerimizin göstergeleri çabuk bozuluyor. Neredeyse milli duyguları yok oluyor, sanki kişisel benlikten sıyrılıyorlar gibi…
Tabii, istisnalar kaideyi bozmuyor…
Fazlaca da eski bir tarihe ve kültüre sahip olmayan bu derme-çatma ülke, nedense bir kısım insanımıza fazlasıyla cazip geliyor.
En ufak bir rahatsızlığında Amerika’ya koşanlar mı istersin…?
Çocuğu Amerika vatandaşlığını da alabilsin diye, doğumu Amerika’da yapanlar mı ararsın…?
Dünyanın en güzel doğasına, deniz ve kumsalına sahip Ülkemiz kıyıları dururken; Amerika’da yazlık alanlar ile bütün yatırımını Amerika’da yapıp, han-hamam sahibi olanlar mı sorarsın…?
Bir de; hastalığını bahane edip, Amerika’ya çöreklenip, oradan beri Türkiye’yi yönetenler ve Atatürk Türkiyesine karşı türlü tezgahlar ayarlayanları falan da saysam; liste uzayıp gider…

***
Hatırlanacağı üzere; Turgut ÖZAL ile Tansu ÇİLLER’in de Amerika ile ilişkileri oldukça iyiydi…
Özal, President Bush(Baba Bush) ile konuşmadan Köşk’ten dışarı adımını atmazdı dersek yeridir. Bush’la konuşulmadan, ona danışılmadan iş yapmak ha…! Ne mümkün…!
Körfez Savaşı’nda yaşadığımız kepazelik buna iyi bir örnektir. Bir koyup üç almayı düşünen Özal, bir koyup, üzerine üç daha eklediyse de olmadı.
Havasını aldı…
Çiller’in durumu da pek farklı sayılmazdı. Onun da derdi varsa-yoksa Bill Clinton’du. Aralarında yapıldığı iddia edilen konuşmalar komedyenlere malzeme dahi olmuştu…
Clinton’suz olmuyordu. Her şey onunla konuşuluyor, ona danışılıyor ve işler öyle yürütülüyordu.
President Bush ve Bill Clinton’un Türkiye ziyaretleri de ayrı birer olaydı.
Bu ziyaretler İstanbul’da hayatı felç eder, konuklar için alınan abartılı tedbirler neticesinde İstanbul’da yaşayan vatandaşlarımıza çektirilmedik kepazelik kalmazdı.
Hatta, Clinton’un Türkiye’ye yaptığı ziyaretlerin birinde bir bebeği kucağına aldığı adeta olay olduydu. Medya günlerce bu konuyu gündemde tutmuştu. Bebeğin istikbali parlaktı artık…
Bir kısım genç anne-babaların bile, neredeyse yeni bir çocuk için hazırlanacakları esprileri bile yapıldıydı. Öyle ya; Clinton, ola ki bir daha gelecek olursa hazır olmalıydılar.

***
O dönemler çok çabuk geçti. Olan-bitenler ve de çekilenler çabuk unutuldu. Herhalde Amerika bundan çok mutludur. Türkiye’de olayların çabucak unutulması, işlerine geliyordur. Yeni ve başka tezgahları daha rahat hazırlıyorlardır.
Bizdeki bir kısım iktidar sahipleri de; Amerikasız iş yapamaz olmuşlardı. Bunun bugün bile sürdürüldüğünü görmek inanın çok acı olduğu gibi; çok da düşündürücü…
RTE, diğerlerine nazaran çok daha şanslı. İki Amerikan başkanıyla birlikte çalıştı. Ellerini sıktı, sofralarında bulundu. Hikmetyar’dan sonra, Amerikan başkanlarından ikisinin de yanına oturdu. Oralardan aldığı destekle Türkiye Cumhuriyeti’ni Amerika’nın talimatları doğrultusunda yönettiği artık herkesin ağzında. Sokaktaki vatandaşımızdan bile bunu yüksek sesle dillendirdiğini duyarsınız.
İki yıl önceki Teskere konusu ile bugünkü Demokratik Açılım ve Ermeni Protokolü, söylediklerimi ispatlarcasına gözümüzün önünde gelişen hadiseler.

***
Ülke’nin yönetimine talip olanların, Milli Mücadele tarihi ile Cumhuriyet Tarihi’ni bilmeleri bir zorunluluktur. Bunlar bilinmeden olmaz. Yapamazlar…!’ sözünü oldum olası çok sevmiş ve yazılarımda çokça kullanmışımdır.
Bahsettiğim Muhteremler, Milli Mücadele yılları ile Cumhuriyet’in ilanından sonraki uygulamaları bilselerdi; bugünkü durumu böyle olmazdı.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Türk Ulusu adına uyguladığı onurlu dış siyaset öğrenilmiş olsaydı; her ulusal konumuzu Amerika’ya taşımak ve gözü Amerikan çıkarlarından başka hiçbir şeyi görmeyen Amerikan İdarecilerine danışmak gerekmezdi.
Olay bununla da sınırlı değil tabii. Bahsettiğim siyasi kişilerin kiminin hanı-hamamının yanı sıra, bir kısmının da çocuklarının istikbali Amerika’da aranıyor.
Türkiye’de, bir yanda okulları temizletecek para bulunamazken; veliler topluca okul temizliğini yaparlar, bir yanda da devleti yönetenlerin çocukları, ne idüğü belirsiz burslar temin edilerek Amerika’ya okumaya gönderilir…
Meğer sen neymişsin be Amerika…!
CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet Neferi

28 Eylül 2009 Pazartesi

RTE’NİN AMERİKA ZİYARETİ
VE SONUÇLARI

RTE ve ekibi Amerika’dan döndü. Havaalanı’nda yapılan ilk açıklama inandırıcılıktan uzaktı ve dolaysıyla da tatmin etmedi.
Yanlış anlamadıysam; RTE, Obama ile yapılan görüşmenin 15 dakika kadar sürdüğünü söyledi. Bu süreye neler sığdırdılar bilinmez. Ama, geçmişten hatırlıyoruz ki; böylesi temaslarda işin aslı kapalı kapılar ardında halledilir.
Açıklamanın devamında; Ermenistan ile olan protokolün 10 Ekim tarihinde imzalanabileceği de belirtildi.
Muhterem, BM’deki konuşmasında da esip,gürledi.
Konuşmanın ağırlığı Filistin üzerineydi. Filistin’deki insanlara; İsrail’in uyguladığı baskı ve zulüm elbette kabul edilebilir cinsten değildi. Gazze’ye, sadece kısıtlı miktarda gıda ve zorunlu sağlık malzemelerinin geçişine izin verilmesi İsrail’in ayıbı olduğu kadar, insanlık ayıbıdır da…
Ziyarette dikkati çeken bir başka konu da; RTE’nin korumalarıyla ABD’li korumalar arasındaki itiş-kakışın yarattığı arbedeydi. Olay, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın önünde oldu. ABD güvenlik görevlilerinin, Atatürk Türkiyesi’nin Başbakanı önünde gösterdikleri davranışların diplomatik nezaketle uzaktan - yakından ilgisi yoktu.
Olup-bitenler karşısında Türk Resmi Heyeti sessizliğe büründü.
ABD’li yetkililerin bir süre sonra gelen açıklaması ise;
Aramızda halleştik…’ şeklinde oldu… Bu kadar basit öyle mi?
Başkan Obama, sonraki bir araya gelmelerinde RTE’ye sıcak ve samimi davranıyormuş da; bunlar bir anlamda özür dilemekmiş. Falan, filan… Yandaş medyanın olay hakkındaki yorumu böyle…
Yersen…!
Resmi Ziyaret’ten dışa yansıyanlar işte bu kadardı…

***
Hatırlarsanız, yaklaşık iki yıl kadar önce de RTE’nin bir ABD ziyareti olmuştu. Hani önce Bush randevu vermemiş, onlar da torun ziyaretine gitmişti. Sonunda da beklenen randevu alınabilmiş ve resmi ziyaret de; büyük tantanalarla başlamıştı.
O ziyaretten akılda kalanların, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı başkanlığındaki Resmi Heyeti’n Beyaz Saray’a arka kapıdan alınmasıydı. ABD’li yetkililerin gerekçesi de oldukça ilginçti. ‘Öndeki kapının karşısında ve de caddenin öbür yanında, bölücü terörün ABD’deki uzantılarından üç-beş baldırı çıplak gösteri yapıyormuş da; güvenlik sorunu varmış…
Düşünebiliyor musunuz?
Dünyanın süper gücü olan ve güvenlik konusunda büyük imkanları bulunan ABD, bir resmi heyetin güvenliğini sağlayamıyormuş… Biz de yuttuyduk…!
O günlerde de söylemiştim, ‘Size verilen itibar bu kadardır…’ diye. Beyaz Saray’a mutfak kapısından alınıyorsunuz ve siz Atatürk Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Resmi Heyeti, halen Bush ile olan görüşmeye katılıyorsunuz…! Hatırladığımda bugün bile şaşıyor, sinirimden dudaklarımı ısırıp duruyorum…

***
Halbuki iki yıl önceki ziyarette bir başka ilginç olay daha yaşanmıştı. Resmi Heyet’te bulunan Genelkurmay Genel Sekreteri Org. Ergun SAYGUN, ABD Genelkurmayı yetkilisi muhatabıyla görüşmeye gidiyor.
Randevu saatinde, beraberindekilerle birlikte görüşmenin yapılacağı binaya gelindiğinde; üstleri aranmak isteniyor…
Ergun SAYGUN paşa ne yapıyor biliyor musunuz?
Bu tavrı içine sindiremediği için; derhal oradan ayrılıp oteline dönüyor ve dolaysıyla da görüşmeye katılmıyor. ABD’li muhatabı sonradan oteline kadar gelerek SAYGUN Paşa’dan özür diliyor ve görüşmelere otelde devam ediliyor.
İşte size Devlet Adamlığı’na mükemmel bir örnek.
Bu, nasıl mı oluyor diyorsunuz?
Hemen söyleyeyim:
Org. Ergun SAYGUN Paşa, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün okulunda yetişmiştir. Sanırım bu kadarı yeterlidir.

***
Malum Ziyaret’in sonuçlarını irdelediğimizde;
Demokratik Açılım konusunda konuşulanlardan hiç bahsedilmedi.
Konunun Amerikalı yetkililerle konuşulmamış olması asla inandırıcı olamaz…!
İki yıl önceki ziyarette de böyle olmuştu. Dosyada Tezkere vardı. Başkan Bush’a danışılmadan Meclis’ten alınan Tezkere’ye dayalı yetkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne vermediler. En azından Türk kamuoyundaki inanç böyleydi.
Birlikte hatırlayalım; Tezkere’nin Meclis’ten çıkarılmasıyla, TSK’ya yetki verilmesi arasındaki süre tam bir aydı. RTE’nin o dönemdeki ABD ziyareti de bu süre içinde gerçekleştirilmişti. Onlar istedikleri kadar, ‘Kimseye bir şeyler danışmaya ihtiyacımız yok…’ desinler…
Açılım konusunun da böyle olduğunu düşünüyorum. Bu ve benzeri bir çok konudaki konuşmalar kapalı kapılar ardında yapılmış olmalı. Aksini düşünmek safdillik olur. Bunları zaman ortaya çıkaracak…
BM’deki Filistin üzerine yapılan konuşma, sanki bir şov gibi geldi bana.
Eğer, RTE samimiyse; o halde adama sormazlar mı?
Senin ülkende insanlar geçim sıkıntısı içinde inlerken; BM kürsüsünden Filistin için ağıt yakar bir eda ile konuşmanın anlamı nedir? Sizce de bunca gerçeğe karşın; bu şov değil midir?
Ermenistan konusundaki gerçeklerin, bir çok konuda olduğu gibi, Türk Ulusu’ndan gizlendiği inancındayım. Her şey kapalı kapılar ardında hallediliverdi… Bize anlatılacaklar sadece senaryodan ibaret olacaktır…
Türkiye’nin Ortadoğu’da yapabilecekleri ABD tarafından projelendirilir ve Türkiye de talimatları aynen uygular. Bundan endişe edilmesin…!
Meselenin Türk Ulusu’na anlatılmasına gelince; bunun gereğini yerine getirmek de RTE’ye düşer. O da yapıyor zaten...
Sonuçta, RTE’nin Amerika ziyareti sona erdi. Resmi temaslarda yapılan görüşmelerin, geçmişte de yapıldığı iddia edildiği gibi, belki bir çoğu muhtemel ki kayıt altına alınmamış olabilir. Kanaatim de bu yöndedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinden, kim bilir, bu sefer neler feda edilmiştir?
CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet Neferi

26 Eylül 2009 Cumartesi

DİL BAYRAMI
VE TÜRKÇEMİZ

Herkes ulusal görevini ve sorumluluğunu bilmeli,
memleket meseleleri üzerinde o düşünceyle,
düşünüp çalışmayı görev edinmelidir.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Dil, insanlar arasındaki en önemli bir iletişim aracıdır. Aynı zamanda ulusal yapıyı oluşturan ve sağlamlaştıran ortak bağdır. Kişilerin birbirleriyle olan duygu, düşünce ve dileklerini anlatmada kullandıkları ve kendi kurallarına sahip bir işaretler sistemi Dil’in ana yapısıdır… Toplumda ortak anlaşma ve iletişim aracı olan ifadelerin ve dilbilgisi kuralları olarak tanımlanan kurallar ile bunların doğru kullanılması Dil’i oluşturur… İletişimin en temel unsuru olan Dil, kendi özel kurallarıyla canlı bir yapıdır. İnsan yaşamıyla birlikte de sürekli gelişir ve kendini yeniler.
Cumhuriyet döneminde ve Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde Dil’e büyük önem verilmiştir. Dilimizin, Türk Kültürü’nün anlaşılmasında çok önemli bir etken olduğunu bizzat vurgulayan Mustafa Kemal, Türk Dili konusunda önemli çalışmalar yapılmasına önderlik etmiş ve 1932 yılında Türk Dil Kurumu’nun kurulmasıyla, bundan sonra yapılacak çalışmaların da bir disiplin altında ilerlemesi ve gelişmesini esasa bağlamıştır.
Her yıl 26 Eylül’de kutlanan Dil Bayramı, geçmişteki bu onurlu çalışmaları anmanın yanı sıra Dil’de olabilecek gelişmelere ve yeniliklere Toplumun da ilgisini çekmek bakımından önemlidir.

***
Atatürk’ün 1932 yılında başlattığı Dil Devrimi çalışmaları, Ulusal Kültür Politikası’nın zorunlu gördüğü bir anlayışla sürdürülmüş ve Türk Kültürü’nün öğrenilmesinde Türkçenin ne denli önemli olduğu, her defasında vurgulanmıştır. Türk Ulusu için hedeflenen Çağdaş Medeniyetler Seviyesi’ne ulaşmada, Türkçenin önemi sürekli öne çıkarılarak, bilim dili olarak Türkçeye hak ettiği değer verilmiştir.
Türkçenin, özellikle yabancı sözcüklerden arındırılarak, kendi yapısı içinde arı, saf ve temiz konumu korunmaya gayret edilmiş ve gelecek nesillerin de bunu böyle sürdürmeleri özendirilmiştir.
Ancak, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün aramızdan ayrılmasının ardından başlayan sinsi ihanet faaliyetleri yapacağını yapmıştır. Toplumun her kesimindeki yozlaşma ve adeta çürüme, ne acıdır ki Türkçe Dili’nde de kendisini göstermiştir.
Özellikle, 1950’lerden sonra dayatılan ABD ve genel anlamda Batı özenticiliği, bir çok Temel Değerlerimizi ortadan kaldırmayı amaçladığı gibi; Türkçe Dili’ni de yozlaştırmayı amaçlamıştır.
Son 50-60 yıllık siyasi tarihimizin sorumluları, her ne kadar her siyasi doğru yaptığını iddia ediyorsa da; Türkçemiz’in de bugünkü duruma sürüklenmiş olmasında esas sorumludurlar. Hiç kimse suçu başkalarına ve dayanaktan yoksun sebeplere yüklemeye çalışmasın.

***
ATATÜRK’ün, Gençlerle olan bir konuşmasında Türkçe Dili konusundaki, ‘Dilimiz çok zengindir, güzeldir. Bunu ortaya çıkaracaklar, sizin gibi duygusu derin, yorulmaz Türk Gençleridir. Türkçemizi günün en ileri bilgi dili yapmak, değerli araştırmalarınızdan beklenir’ şeklindeki büyük anlam içeren ifadesi, sanki hiç yokmuşçasına, söylenmemişçesine davranılmış, insanımızın kültürel geleceği, basit siyasi hırslar uğruna adeta heba edilmiştir.
Bu noktada Biz ATATÜRK Gençliği’ne büyük sorumluluklar düşmektedir.
Muhteşem dilimizi, yabancı dil ve kelimelerin kıskacından ve yozlaşmış kültürlerin gereği olan sokağın argo dilinin etkisinden kurtarmak için gerekenin yapılması önemli bir zorunluluktur.
Gerçeği görebilmek için uzaklara gitmeye, çokça ansiklopedi ve kitaplar karıştırmaya ihtiyaç yok. Herkes, bulunduğu yerde etrafına şöyle bir baksa yeterli...
Özellikle, büyükşehirlerin yaya kalabalığının yoğun olduğu semtlerindeki işyerlerinin tabelaları, anlattıklarımın kanıtlarını ortaya koyuyor. Tabelaların çoğunluğu ya İngilizce yazılmış, yada İngilizce kelimeler öne çıkarılmış… Kendinizi bir an yabancı bir ülkede zannetmeniz işten bile değil…

***
Halbuki; Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, ‘Ulusal his ile Dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır’ sözleriyle yapılacak olanı işaret etmiştir.
Yol haritası ortaya konulalı epey zaman olmuştur. Ama, bir çok değerimizi olduğu gibi; Türkçe Dilimizi de; politikacılarımızın siyasi hırslarına kurban vermişiz.
Efendiler!
Zaman çok geç değildir.
Konuya ilişkin hassasiyetimiz bir an önce gösterilmeye başlanırsa; uzun zamanda kaybettiklerimizi, çok kısa bir zaman diliminde yeniden kazanmak mümkün olabilir diye düşünüyorum. Bunun için, çaresizce çırpınmanın anlamı yok. ATATÜRK’ün ulusal sorumluluk konusundaki söyledikleri yeter de artar bile…
Elbette ki hassasiyetimizi sadece Türkçe üzerine yoğunlaştırmayacağız. Amaç, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ne ulaşmaktır. Bunun için; Laik Cumhuriyet’in Temel Değerleri için de gayret göstermeyi göz ardı etmeyeceğiz. Bu gayretler içinde, Türkçe Dili için de gereken zaten yapılmış olacaktır.
Bu düşüncelerle; Türk Ulusu’nun DİL BAYRAMI’nı kutluyorum…
CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet Neferi

19 Eylül 2009 Cumartesi

SINIR ÖTESİ OPERASYONLAR

Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin,
Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.
Ordumuz, Türk topraklarının ve Türkiye idealini
tahakkuk ettirmek için sarf etmekte olduğumuz
sistemli çalışmaların yenilmesi imkânsız
teminatıdır
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK


Bir önceki yazımda RTE’nin suni gündem yaratmada sorun yaşamadığı ve becerikli bir ekibe sahip olduğunu yazmıştım. Hatta, yeni bir gündemin sinyalinin verilmeye başlandığı da yazımda yer almıştı…
RTE, bir-kaç gün önce, sözüm ona, muhteşem Demokratik Açılım Projesi konusunda ahkam keserken; Ankara’da kulaktan kulağa dolaşan ve henüz malum medyanın dillendirmediği bir konu daha ortaya çıkmaya başladı.
AKP ve Zihniyeti hükümeti, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sınır ötesi operasyonlar konusunda, yeniden yetki verecek miydi?
TSK, talebini 14 Eylül 2009 günü hükümete iletmişti. Açıklama böyleydi…
Hükümetten, konu hakkında bugüne kadar bir ses duyulabilmiş değil. Nasıl duyulsun ki…?
TSK’nın 17 Ekim 2009 tarihinde dolan sınır ötesi operasyon yetkisinin süresi uzatılsa bir türlü, uzatılmasa bir başka türlü… Sonra, Demokratik Açılım konusunda roller çok iyi oynanmaya başlanmışken; şimdi pişmiş aşa su katmanın gereği var mıydı? Edinilen bilgilere göre; RTE başta olmak üzere, hükümeti kara düşünceler sarmaya başlamış. Ne yapsa, nasıl etse de bu sarmaldan kurtulabilseler…?
Yakın geleceğin gündemi böylelikle ortaya çıkmaya başladı…

***

Hatırlarsanız; Sınır Ötesi Operasyon yapılmasının ilk yetkisi çıkarılmaya çalışıldığında çok bocalamışlar, her gün üç-beş askerimiz kalleşlerin kurşunuyla şehit düşerken; Meclis’in verdiği Yetki, ABD’ye danışılıp, onayı alınmadan TSK’ya kullandırılmamıştı. Tezkere’nin Meclis’ten çıkarılmasının ardından, RTE, ABD’ye resmi bir geziye çıkmış, Başkan Bush’la ikili görüşmede bulunmuş(…ki bu görüşmenin bir kısmının kayıtlara dahi geçirilmedi iddiaları yaygın), hanidir sonra Türkiye’ye dönmüş ve Yetki TSK’ya verilmişti. Yani, Tezkere’nin Meclis’ten alınmasıyla TSK’ya verilmesi arasında, yaklaşık, bir aylık bir süre vardı…

***

Ayrıca, ABD, Irak’ta yapacağını yapmış, Irak’ın kuzeyinde de; adına Bölgesel Yönetim deniliyor olsa bile, Kürdistan Devleti’ni kurmuştu. Önceki yazımda da söylediğim gibi; nankör Barzani’nin bile, Irak’ın kuzeyi için Güney Kürdistan sözünü etmesi boşuna değildi…
Öteden beri bilinen bir başka gerçek ise; bölücü terörün Irak’ın kuzeyinde yuvalanmasını sağlayan ve her türlü ihtiyacını temin eden, hiç kuşku yok ki ABD’dir. Barzani ise sadece ayak işlerini yerine getirmektedir.
Bu gerçeklere karşın; Türkiye’nin de ABD’nin talimatları ve AB’nin istekleri doğrultusunda ve dışarıdan yönetildiğini ve üzerimizde oynanan her türlü oyunun dışarıda tezgahlandığını göz önünde bulundurursak; yapılmaya çalışılanlar daha bir net olarak kendini gösterir…
Aslında, hükümetin anlattıkları, RTE’nin gayretleri, vs hepsi palavra.
Açıkça söylüyorum; olup bitenler bir tertiptir. Yapılanlar ve yapılmak istenenlerin tamamı ABD’nin ve dolaysıyla da AB’nin baskısı ve dayatmasıdır. Çünkü ABD’nin bölgede çıkarları söz konusudur.
Baksanıza, alfabemize Q, W ve X harflerini bile eklemeye kalkışıyorlar. Bunlar amaçlı ve kasıtlı çabalardır. Gerçi geçmişte, aynı zihniyetin Kültür ve Turizm bakanı olan ve her mekanda uyumasıyla tanınan Atilla KOÇ da, Arapça bazı telefuzların iyi yapılabilmesi için alfabeye bazı harflerin eklenmesini dillendirmiş, ama itibar görmemişti…
Muhteremlerin asıl dertleri Laik Cumhuriyet’le hesaplaşmaktır…

***

Türkiye Cumhuriyeti’nin, hiç kimsenin bir karış toprağında gözü olmadığı gibi; kimseye de bir saksı dolusu toprak dahi vermek gibi bir zafiyeti söz konusu değildir.
Lozan’ın imzalanmasıyla(ABD, Lozan Anlaşması’nı halen imzalamamıştır) kendini dünyaya kabul ettiren Türkiye Cumhuriyeti, mevcut sınırları içinde ve Yurtta Sulh Cihanda Sulh şiarıyla, barış içinde yaşamayı amaç edinmiştir. Bunu bozmak isteyenlere, gerekçesi ne olursa olsun, asla müsamaha gösterilmeyecektir.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, bölücü terörle yaptığı mücadele, son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar sürdürülmelidir. TSK’nın açıklamaları da bu şekildedir. Bunu engellemeye hiç kimsenin gücü yetmez.
Siyasi iktidar da; bölücü terörün yok edilebilmesi için üzerine düşeni bir an evvel yapmak zorundadır.

***

Bu durumda; RTE’nin işi oldukça zor. Bir yanda ABD baskısı ve AB’nin sınırsız istekleri, bir yanda ise; Türkiye Cumhuriyeti’ni ali menfaatleri.
Yakında, uzaktan kumanda ile yazan ve arkasını sıkınca öten oyuncak ördek yavruları örneği, başı okşandığında konuşmaya başlayan sözde yorumcular döktürmeye başlarlar.
Kraldan çok kralcı geçinen bu zavallılar, bölücü terörün çıkarını okşadıklarını bilmezcesine, Sınır Ötesi Operasyonların gereksizliğini, sivillere zarar verdiğini, askerimizin helak olduğunu vb sıralamaya başlarlar. Güya kamuoyu oluşturacaklar ya…
Sonra da sahneye RTE çıkıp, toplumdaki mevcut eğilimden falan bahsetmeye başlar.
Hal böyle olunca da; Sınır Ötesi Operasyon yetkisinin süresinin uzatılıp uzatılmayacağı büyük önem kazanmaktadır.
Gelişmeleri önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz…
CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet Neferi


Laik Cumhuriyet’in bekası temennilerimle,
Şeker Bayramınızı kutlarım